kitap kokusu

kitap eleştirisi; bir kimlik peşinde Türkiye

    merhaba,

    ‘Bir Kimlik Peşinde Türkiye’, Hindistan doğumlu yazar / akademisyen Feroz Ahmad’ in Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti’nin etkileşimini esas alan; Osmanlı Devleti’nin küçük bir beylik olarak tarih sahnesine çıkmasından Türkiye Cumhuriyeti’nin geçirdiği sancılarla birlikte 2006 yılına kadar geçen süreci kesintisiz ve kimi zaman kronolojik bir şekilde değerlendirmesini esas alan bir araştırma kitabıdır.

Feroz Ahmad’ in bu kitabı yedi bölüm ve kronolojiden oluşmaktadır. Bölüm sayfa sayıları genelde birbiriyle orantı içerisinde olsa da özellikle ‘Askeri Vasiler’ adlı altıncı bölüm ve ‘Ordu, Partiler ve Küreselleşme’ adlı yedinci yani son bölüm diğerlerine nazaran biraz daha uzun tutulmuştur.

Ahmad, ‘Osmanlılar: Devletten İmparatorluğa’ isimli birinci bölümde Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 1789 Fransız İhtilali’ne kadar olan süreci ve bu süreçte Osmanlı Devleti’nin imparatorluğa uzanan evredeki gelişimini, maruz kaldığı etkileri ve bunların sonuçlarını incelemiştir.

‘Reformdan Devrime’ isimli ikinci bölüm ise Fransız İhtilali sonrası yayılan fikir akımları etkisinde gerçekleşen askeri reformları, batılılaşma hareketlerini ve sonucunda meşrutiyete giden süreçteki olayları yani kısaca Osmanlı Devleti’nin bu akımlar sonrası modernleşme ya da pek tabi adıyla batılılaşma sürecinde yaşadığı değişimi ve çok doğal sonucu olan sancılarını ele almıştır.

‘Meşrutiyet Devrimi, Reform ve Savaş’ isimli üçüncü  bölüm ise İkinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı arası Osmanlı Devleti’nin bölümün adından da anlaşılacağı üzere anayasanın geri dönüşü ile yükselen hürriyet fikir akımları ve beraberinde getirdiği reformlar ve bunların yanı sıra savaşlarda aldığı yenilgiler ve dünya Birinci Dünya Savaşı’nın eşiğindeyken hem iç hem dış politikada yaşanan karışıklıklar karşısındaki dengede durma sürecini incelemiştir.

‘Kemalist Dönem’ adını verdiği dördüncü bölümde Feroz Ahmad Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcından Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümüne kadar geçen süreyi ve bu süreçte hem Osmanlı Devleti’nin dağılışını hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ama aynı zamanda Mustafa Kemal Atatürk’ün merkeziyetçi, anti-laik anlayış ve köhnemiş kurumları miras bırakan Osmanlı Devleti’nin muhafazakar halkının bilincinde yapmaya çalıştığı değişimi ve aydın, laik ve demokrat bir Türkiye Cumhuriyeti kurma ve yoğun modernleşme çabalarını ele almıştır.

‘Çok Partili Siyaset ve Demokrasiye Doğru’ isimli beşinci bölümde ise, İsmet  İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesinden, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından, Türkiye’de çok partili sistemin uygulanması ya da uygulanamamasından, dış politikada savaş sonrası ortaya çıkan ‘soğuk savaş’ döneminden Demokrat Parti iktidarından 1960 Askeri Darbesi’ne kadar geçen süreci, dolayısıyla Türkiye’nin iç siyasetindeki istikrarsızlığı ve dış politikasındaki karmaşıklığı incelemiştir.

Ahmad altıncı bölümde 1960 Askeri Darbesi ile 1980 Askeri Darbesi arasında hem iç siyasette, hem dış siyasette yoğun karışıklıklarla ve ekonomik sıkıntılarla geçen, on yılda bir yapılan askeri müdahalelerle demokrasinin sık sık kesintiye uğradığı bir dönemi ele almıştır. Dolayısıyla bu bölümü ‘Askeri Vasiler’ başlığı altında kaleme alması son derece manidar olmuştur.

‘Ordu Partiler ve Küreselleşme’ adını taşıyan, kronoloji hariç, son bölümde ise 1980 darbesi, bu darbenin kamuoyunda açtığı derin yaralar, 2002 seçimlerine kadar iktidarın sürekli koalisyon hükümetleri tarafından paylaşılmasının ortaya çıkardığı istikrarsızlık ve bunun ekonomiye etkileri ve 2002 genel seçimleri sonrası laikler ve İslamcılar çatışması bağlamında 2006 yılına dek uzanan bir yakın tarih değerlendirmesi yapılmıştır.

Kronoloji bölümünde ise 1300 yılından 1923 yılına Osmanlı İmparatorluğu, 1923 yılından 2006 yılına uzanan Türkiye Cumhuriyeti şeklinde iki bölümde kapsamlı bir tarihsel sıralamaya yer vermiştir.

Bu bilgiler ışığında kitabın konusuna ve ancak satır aralarından çıkarılabilecek temasına tekrar bakacak olursak, Türklerin ana yurt olarak kabul ettikleri ve herhangi bir durumda- gerektiğinde- dönebilecekleri bir vatana sahip olmadıkları, kimlik arayışının da en temelde bu nedene dayandırıldığı değerlendirmesini yapabiliriz. Diğer ifadeyle vakt-i zamanında birçok farklı sebeple anayurtlarından göç eden Türklerin pek çok değişik uygarlık ile temasa geçmeleri ve İslamiyet’i kabul etmelerinin önemine yazar ancak önsözde değinmektedir. Yeni bir yurt ve farklı bir kültürel atmosferde geçmiş yılların birikiminin de işin içine girmesiyle Türklerin kimlik arayışının başladığına dikkat çeken Feroz Ahmad, Türkiye’nin kimlik arayışını ekonomik, toplumsal, siyasal ve kültürel boyutlarıyla masaya yatırıyor.

Bilindiği üzere Osmanlı İmparatorluğu’nun küçük bir beylikten büyük bir imparatorluğa dönüşme öyküsü bir başarı timsalidir. Osman Bey zamanında 20.000 kilometrekare olan yüz ölçümü, Kanuni Sultan Süleyman öldüğünde tam 17.000.000 kilometrekareye varmıştı.[1]Bu kadar geniş topraklara, aynı zamanda, birbirinden bu kadar farklı kültürel azınlıklara hiç sorunsuz şekilde hükmetmek elbette ki zor olmuştur. Osmanlı Devleti vatandaşlarına, çağdaşı birçok çok uluslu devlete göre çok daha başarılı bir yönetim ve azınlık müdahalesinin az olduğu bir yaşam sunmuştur. Özellikle yükselme devrinin sonuna kadar yönetim son derece başarılıdır. Osmanlılar, emperyal aşırı genişleme durumunun klasik bir örneği olmakla birlikte, İspanya, İngiltere gibi Avrupalı güçlerle aynı emperyal amaçları gütmemiştir.  Bu güçler, sömürgelerini sonuna kadar yağmalama amacında olmuşlardır ve bu Osmanlı emperyalizmi ile Avrupa emperyalizmin temel bir farlı olarak gösterilebilir.(s.20)

Batı dünyasındaki feodalizmden ticari kapitalizme dönüşüm devrimle sonuçlanmıştır. Feodal sınıfın gücüne karşı çıkacak kuvvette bir burjuvazinin olmadığı İspanya, Rusya ve Osmanlı Devleti gibi ülkelerde devrim olmamış ve eski yöneticiler iktidarda kalmaya devam etmişlerdir. Bu ‘Osmanlılar dünyada olan bitenden haberdar değildiler’ demek değildir.(s.22) Avrupa’dan gelen askeri uzmanlar ve Müslüman tüccarlar Avrupa’dan haberdar olunmasını mümkün kılıyordu. Osmanlılar yakınlarındaki gelişmelerden açıkça haberdardılar ama bunu kendi kozmopolit toplumlarına nasıl uygulayacaklarını bilemiyorlardı.

Bütün bunlara rağmen Osmanlı gerilemesi sert ve hızlı bir biçimde gerçekleşmemiştir, Osmanlılar 17. ve 18. yüzyıllarda kendilerini korumayı başarmışlardır.(s.25) Artan Avrupa etkisi toplumsal ve askeri reformları kaçınılmaz kılmış ancak Osmanlı Devleti yeni kurum oluştururken eskilerini ortadan kaldırmamıştır. Bu hem devlet içinde ikircikli bir yapı oluşmasına, hem de reformların tam olarak uygulanamamasına sebep olmuştur.

Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra artan Avrupa baskısının da etkisiyle Tanzimat adıyla bilinen 1839-1876 arasını kapsayan bir reform dönemi başlamıştır. (s.40)Gülhane Hatt-ı Humayunu diye bilinen ferman herkes için eşitlik öngören bir çağın başlangıcı yani hukukun üstünlüğünün kurulması anlamına geliyordu. Bu ferman, laikleşme konusunda önemli bir adımdır. Pek çok sorun özellikle içeride gericilerin isyanları, dışarıda Avrupalı büyük güçlerin müdahalesi nedeniyle ferman yetersiz kalmış, 1856 yılında Islahat Fermanı’nın yayınlanıp, koşulların yinelenerek eşitliğin kesin şekilde yeniden ifade edilmesine yol açmıştır.

Modernleşme çabaları sonrası Yeni Osmanlıcılık adı verilen bir hareket doğmuştur. Bu hareket ‘ilk modern muhalefet hareketi’ olarak değerlendirilebilir.(s.45)Siyasal hayatta sultan üzerinde büyük etkileri olmamakla birlikte zihinsel düzeydeki değişimi başlatmaları ve sonrasında 1876 yılında Birinci Meşrutiyet’in ilanındaki büyük etkileri bakımından önem arz ederler. Ancak bu süreç iki sene sürmüştür. Ağır, çalkantılı ve bol toprak kaybıyla geçen uzun bir süreden sonra eğitim reformuyla yurtdışına gönderilen askeri sınıf mensupları Jön Türk hareketini ortaya çıkarmıştır. Bu hareket İkinci Abdülhamit’in anayasayı tekrar yürürlüğe koymasıyla 1908 yılında İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesine meydan vermiştir. Birincisinden daha çok ses getiren bu dönem de 31 Mart ayaklanması, buna karşılık Hareket Ordusu’nun başkente gelmesi gibi pek çok olayla çalkantılı geçmiştir. Bunlara ağır Balkan yenilgisi de eklenince Osmanlı Devleti’nin Rumeli ve Balkanlar’daki egemenliği çökmeye başlamıştır.(s.71) 1914 yılında Almanya’yla imzalanan gizli ittifak anlaşması ise Osmanlı Devleti için sonun başlangıcı niteliğindedir. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlılar en az 300.000 kayıp vermişlerdi.(s.85)1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi Osmanlı İmparatorluğu için Birinci Dünya Savaşı’nın bittiğine işaret eder.(s.88)

Buraya kadar özetleyecek olursak; Meşrutiyet dönemi Osmanlı halklarının, özellikle de kendilerini Osmanlı yerine Türk olarak görmeye başlayanların zihniyetini değiştirmiştir.(s.89) Gerçekten de, eğer İkinci Meşrutiyet dönemi hiç yaşanmamış olsaydı, millet, vatan, milliyetçilik gibi kavramlar belki de Türk siyasal literatürüne girmemiş olacaktı. Bernard Lewis’ in ‘İslam’ın Siyasal Söylemi’ adlı kitabında tam olarak ifade ettiği gibi halk padişahın malı olarak, kulu olarak kalmaya devam edecekti.[2] Padişah hala ‘hikmetinden sual olunmaz’ diye tabir edilen şekilde görülmeyi sürdürecekti.

Osmanlı İmparatorluğu, savaşın sonunda bitkinlikle çökmüş, halife/padişahın başta kalması şartıyla galiplerin yönetimi kabul edilmişti. Jön Türkler dönemi eksiklerine rağmen bir Müslüman, seçkin-karşıtı ve yeni canlanan bir burjuva yaratmıştı ki; bunlar haklarını savunmak amacıyla savaşmaya, yeni bir vatanseverler ülkesi kurmaya hazırdılar.(s.93) 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkan Yunan güçleri, kısa süre Mustafa Kemal önderliğinde ‘ulusal’ hale dönüşecek bir direniş hareketinin tetikleyicisi oldular.

Parlak bir askeri sicile sahip Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçerek Müdafaa-i Hukuk örgütlerini çevresinde toplayarak, Misak-ı Milli sınırlarını belirleyerek, bağımsızlık mücadelesini başlatmıştır. Ayrıca belirtmek gerekir ki bu mücadele asla etnik kökenli olmamıştır.

Birçok önemli askeri zafer ve öncesinde kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal’in hem halkın desteğini kazanmasını sağlamıştır hem de padişahlığı kaldırarak kurmak istediği yeni düzen için alt yapı oluşturmasına meydan vermiştir. Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanması Halk Fırkası’nın kurulması ve Lozan Anlaşması’nın imzalanmasıyla Türkiye Devleti’nin tanınması, Ankara’nın başkent ilan edilmesi ve 29 Ekim 1923’de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını, en nihayetinde 1924’te halifeliğin kaldırılması izlemiştir.(s.106) Bu bilgilerin ışığında Mustafa Kemal’in gerçekleştirmek istediği laik, üniter ve modern toplumun temellerini görebiliriz. Cumhuriyet Halk Partisi’nin benimsediği cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılapçılık ilkelerinin 1937 yılında anayasaya da konulması parti devlet eklemlenmesinin kesin bir göstergesi olmuştur.

1938 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümüne kadar gerçekleştirdiği sayısız inkılap bugünkü modern devletin temellerini atmıştır. Gayet kucaklayıcı ve ikna kabiliyeti yüksek bir lider olması sebebiyle devrimlerin halka riayetinde diğer bütün liderlere nispeten daha başarılı olmuştur.

Atatürk’ün ölümünden sonra cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü dönemi, İkinci Dünya Savaşı, Türkiye’nin tarafsızlığını koruma çabası ve bunların iç siyasete ve halka yansıyan sancılarına sahne olmuştur. Bu süreçten sonra Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi, çok partili hayata geçiş açısından önem taşımaktaydı. Hala şaibesini koruyan 1946 seçimleri ve sonrasındaki 1950 seçimlerinin ardından gelen Demokrat Parti iktidarı sırasında dış dünya soğuk savaş dönemini yaşıyordu. Soğuk savaşın Türkiye’ye iç siyaset ve ekonomi anlamında önemli etkileri olmuştur. Yoğun ekonomik kriz iç siyasetin çalkalanmasın, halkın memnuniyetsizliğine ve sonucunda da 1960 Askeri Darbesi’ne sebep olmuştur.

27 Mayıs 1960 askeri darbesini takip eden süreç Türk siyasal, toplumsal ve ekonomik hayatında yeni bir dönem başlatmıştır.(s.147) Siyasi partiler kapatılmış, Menderes, Zorlu ve Polatkan idam edilmiş, ayrıca yeni anayasa hazırlıklarına girişilmişti. Feroz Ahmad her ne kadar kitabında bu dönemle ilgili ‘İkinci Cumhuriyet’ başlığını kullansa da (s.151)o dönemde Anayasa Komisyonu sözcüsü olan Turan Güneş, Temsilciler Meclisi’nde şunları söylemiştir: ‘ Biz o kanaatte bulunuyoruz ki; Türkiye de cumhuriyet kurulduktan sonra başka memleketlerde olduğu gibi peşi peşine cumhuriyetler kurulmayacaktır… Türkiye’de ihtilal yeni bir cumhuriyet getirmiş değildir… Bu bakımdan çok defa yeni bir anayasayı ifade etmek için kullanılan ikinci cumhuriyet mefhumunu komisyonumuz hukuki ifadeye pek uygun telakki etmemektedir… Yeni anayasa yapmakla mükellefiz, yeni bir cumhuriyet kurmakla değil!’[3] Turan Güneş’in sözlerine bakacak olursak 61 Anayasası’nı hazırlayanlar Ahmad’le aynı fikirde değiller.

61 Anayasası’yla beraber, ekonomik reformlar ve değişen toplumsal yapılar da bu döneme etki etmiştir. Anayasanın getirdiği liberal yaklaşımlar ve siyasal özgürlükler yeni siyasal partilerin kurulmasına, ‘daha geniş dünya’ felsefesinin yeni siyasette etkin olmasına, solun güçlenmesine ve en nihayetinde ‘ Kıbrıs Sorunu’ ile siyasal bölünmeye zemin hazırlamıştır. Artan öğrenci, işçi eylemleri, önü alınamayan siyasi terör ve kaos 1971 yılında ordunun tekrar müdahalesine ve hükümete muhtıra verilmesine yol açtı. Bu dönemde toplumsal ve ekonomik sorunlar çözülememiş ve Türkiye sıkıyönetimle iç içe yaşamaya devam etmiştir.(s.169) Bu süreç 1973 genel seçimleriyle sonuçlanmıştır. Bu dönemde siyaset yeniden sivilleşme çabası içinde olmuştur. Siyaset sahnesinde bulunan irili ufaklı partilerin istikrarsız  koalisyon hükümetleri ile dış siyasette meydana gelen ‘Kıbrıs Çıkartması’ ve bunun Türkiye’ye yansımaları ile geçen bir on yılın sonunda 1978 yılından itibaren yeniden baş gösteren şiddet olayları ve artan ekonomik sıkıntı 1980 yılında ordunun yeniden iktidara el koyması ile sonuçlanmıştır.

12 Eylül 1980 askeri Darbesi özellikle 1961 anayasasının getirmiş olduğu nispi özgürlük ortamına doğrudan yöneltilmiş bir harekettir.(s.187) 1983 genel seçimlerine kadar askeri yönetim altında bulunan Türkiye’de bu dönemin kamu vicdanında ve ortak hafızada açtığı yaralar derin olmuştur. Ağır sıkıyönetim şartlarında solun her türlüsü ve aşırı sağ da devlet eliyle ezilmiştir.

1983 Genel Seçimleri ve siyaset yasağının kalkmasından sonra eski siyasi liderler, siyaset sahnesine geri dönmüşlerdir. Özal, Demirel, Erdal İnönü, Erbakan, Ecevit ,Türkeş arasında süregelen siyasi iktidarı paylaşamama, istikrarın korunamaması gibi durumlar ekonomik sıkıntıların öne çıkmasına yol açmıştır. Her ne kadar adı yolsuzlukla, ‘Benim memurum işini bilir’ sözü ile rüşveti meşrulaştırmasıyla anılsa da Türkiye’nin toplumu ve ekonomisi Özal dönemi ile değişime uğradı.(s.198)

Turgut Özal’ın 1993’teki ölümünden sonra Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanı olmasıyla siyaset sahnesinde Tansu Çiller’i ve Özal’dan ANAP’ı devralan Mesut Yılmaz’ı görüyoruz. Yine aynı dönemde Kürt sorununun ortaya çıkışı ve Kürdistan İşçi Partisi(PKK)’nin başlattığı isyan Türkiye’ye sıkıntılı günler yaşatmıştır. Avrupa Ekonomik Topluluğu’na katılım süreci sonrası ‘gümrük Birliği Antlaşması’ ve ‘Susurluk Olayı ’, dolayısıyla derin devlet, yüksek enflasyon ve devalüasyon siyasal gündeme girmiştir. Artan siyasi huzursuzlukla yeni koalisyonlar kurulmuştur. Süren siyasi istikrarsızlığın ekonomiye etkisi, yabancı kaynağın güvensizliği ve aşırı adaletsiz gelir dağılımıyla ekonomik krizleri etkilemiştir.

Bütün bunların haricinde etkisini günümüzde hala gösteren ‘laikler- İslamcılar’ tartışmaları baş göstermiştir. 28 Şubat kararları, Refah Partisi’nin kapatılması gibi olaylar aslında Türkiye’de ılımlı İslam’a zarar vermiştir. Siyasi arenada kendini göstermesine izin verilmeyen fikir akımlarının radikal tepkilerine ve bunların sonucuna yine Türk halkı katlanmak zorunda kalmıştır.

AB üyeliğinin artan önemi, o dönemde meydana gelen 11 Eylül saldırıları ile Türkiye’nin artan jeopolitik önemi iç istikrarı şart haline getirmiştir. 2002 seçimleri öncesi kopuklukları olan son koalisyon olan Bahçeli, Yılmaz, Ecevit koalisyonu da tam olarak gereken istikrarı sağlayamamıştır. Bunun yanı sıra halkta ekonomik açıdan yoğun bi memnuniyetsizlik gözleniyordu.

2002 seçimleri sonrası Adalet ve Kalkınma Partisi ezici bir sandalye çoğunluğuna sahip olması ve CHP’nin oylarının yükselmesiyle, diğer hiçbir parti % 10 barajını aşamamıştır. AKP’nin başarısının altında ne yattığına bakacak olursak; seçmenlerin yeni bir parti ve yeni bir lider arayışını karşılaması, rakiplerinin aksine sistemin içinden gelmemesi ve halka ‘halktan biri’ imajını vermekte oldukça başarılı oluşunu görebiliriz. AKP hükümetinin başlattığı reformlar ABD ve AB ile girdiği olumlu diyaloglar, Türkiye’nin dış politikası açısından verimli olmuştur. Aynı zamanda koalisyona girmek zorunda kalmayıp tek parti hükümeti kurması siyasi istikrar sağlamış bunun da ekonomiye yansıması pozitif olmuştur.

Sonuç

 Özetlemek gerekirse bu çalışmanın akışında söz konusu kimlik arayışı bağlamında geride bırakılan yüzyıllarda neler yapıldığı, nelerin yaşandığı ve geçirilen aşamalarla birlikte varılan sonuçlar ortaya konuluyor. Feroz Ahmad’ in çizdiği çerçeve dahilinde incelenen Türkiye’nin kimlik arayışı, sadece ordu-siyaset veya islamcı-laik gibi gerilimlere oturtulmak yerine bu konuların alt metninde yatan sebepleri, arka planını belirlemeye çalışıyor. Oryantalist bakış açısının batı dünyasındaki etkisi göz önüne alındığında Feroz Ahmad Türk siyasal tarihinin süreçlerine görece tarafsız, gerçekçi ve bilimsel tutumla yaklaşabilmiştir. Okunurluğun sağlanması açısından kitabın akışkanlığını kronolojikleştirmesi eserin genç dimağlar için kolay anlaşılır olmaktan uzaklaşmasına neden olmuştur. Bunun yanı sıra Türk siyasal tarihiyle ilgili fazla ayrıntı vermekten kaçınmayan yazarın,Türk kamu vicdanını derinden sarsan 1971 muhtırası sonrası idam edilen üç gençle ilgili hiç bilgi vermemesi eleştirel bakış açısıyla kitabı okuyan bir bireyin gözünden kaçmayacaktır. Bunların yanı sıra okur merakını gidermek amacıyla okuma önerisi vermekten ziyade yazılanların ispat edilebilirliğini artıran ayrıntılı dipnotlara yer vermesi gerektiğini düşünüyorum. Yine de Feroz Ahmad, özellikle Türk okuyucuların ilgisini çekebilecek ve gençlerin bir türlü tam olarak haiz olamadıkları yakın tarih Türk siyasal hayatının bir nebze de olsa genç dimağlarda yer etmesi açısından güzel bir esere imza atmış.

[1] St. Petersburg Balmumu Heykel Müzesi kayıtları

[2] Lewis, Bernard; “İslam’ın Siyasal Söylemi”, Ankara, 2007, sf.137

[3] Kapani, Münci ; “ Kamu Hürriyetleri”, Ankara, 1993, sf.116-dipnot 150

bu eleştiriyi üniversitede öğrenciyken hazırlamıştım imla hataları hariç hiç bir yerine dokunmadan buraya alıntıladım. çünkü güzel bir kitap ve özellikle siyaset bilimi okuyan öğrencilerin fayda sağlayacaklarını düşünüyorum.

ayrıca 19 mayıs`ı yeni geçmişken onun anısına olsun bu yazı 🙂

herkese iyi okumalar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.